Devlet ve Din Eğitimi

689

Devlet ve Din Eğitimi

Hasan ve Eylem Zengin-Türkiye Davası Işığında

Devlet ve Din Eğitimi

Devlet din eğitimi vermeli midir, din eğitimi verilmesi laiklikle bağdaşır mı, din eğitimi zorunlu olmalı mıdır, bu konuda devlet mi aile mi söz sahibidir gibi tartışmalar güncelliğini korumaya devam ediyor.

Esasen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (bundan böyle “Mahkeme” olarak anılacaktır) önünde görülen Hasan ve Eylem Zengin – Türkiye Davası’nın (Başvuru No. 1448 /04) sonuçlanmasıyla (karar 9 Ekim 2007, nihai karar 09 Ocak 2008 tarihini taşıyor); devlet ve din eğitimine ilişkin ilkeler ve daha da önemlisi başka ülkelerin Mahkeme önündeki benzer durumlarını ele alan karşılaştırmalı hukuka dair önemli bir içtihat sunulmuş oldu. Mahkeme, bu davada Türkiye ile beraber Avrupa Konseyi üyesi 46 ülkenin durumunu inceledi, mevzuatlarına göre bu ülkeleri sınıflandırdı ve dolaylı olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(bundan böyle “Sözleşme” olarak anılacaktır) karşısındaki durumlarını değerlendirdi. Ancak, Mahkeme’nin kararında ortaya konulan ilkeler yeterince önem görmedi ve tartışılmadı. Genel kamuoyu tarafından karar, salt Aleviliğe özgü bir yaklaşım olarak düşünüldü. Oysa karar, salt bir veya birkaç dini veya vicdani inanç ya da kanaatten öte, devlet ve din eğitimi sorununa dair önemli bir çalışmaydı.

  1. Mevzuat

Anayasanın “Eğitim Ve Öğrenim Hakkı Ve Ödevi” başlıklı 42. Maddesi, eğitimin iç hukukta anayasal bir hak ve ödev olarak düzenlendiğini açıkça göstermektedir. Maddede, kimsenin eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamayacağı hüküm altına alınmış, ilköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunlu tutulmuş, eğitim ve öğretimin devletin gözetimi altında yapılacağı ifade edilmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun “Dini Eğitim” başlıklı 341. Maddesinde ise çocuğun dini eğitimini belirleme hakkının ana ve babaya ait olduğu, ana ve babanın bu hakkını sınırlamaya yönelik her türlü sözleşmenin geçersiz olduğu, ergin bir şahsın dinini seçmekte özgür olduğu hüküm altına alınmıştır.

Anayasanın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. Maddesi, din eğitiminde devletin rolünü belirleyen ayrıntıları düzenlemiştir. Maddenin ilk fıkrasında, “Herkes vicdan, dini inanç, kanaat hürriyetine sahiptir”, üçüncü fıkrasında “Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere, katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” hükümleri yer almıştır. Maddenin “Din ve ahlak eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır” şeklindeki dördüncü fıkrası ise Türk Medeni Kanunu’nun 341. Maddesindeki dini eğitimin ana ve babaya aidiyetinin mutlak olmadığını göstermektedir.

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun “Laiklik” başlıklı 12. Maddesindeki “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” hüküm ile Anayasa’nın 24. Maddesinin dördüncü fıkrası tamamen paralel düzenlemelerdir.

 

Sözleşme’nin 1 Numaralı Ek Protokolü’nün “Eğitim Hakkı” başlığını taşıyan 2. Maddesinde, iç hukukumuzdakine benzer bir hat çizilmiştir. Maddede, (Anayasamıza benzer bir şekilde) hiç kimsenin eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağı hüküm altına alınırken, (Türk Medeni Kanunu’na benzer bir şekilde) devletin eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevleri yerine getirirken ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı göstermesi gerektiği belirtilmiştir.

  1. Olay ve İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi

1960 doğumlu Hasan Zengin ve 1988 doğumlu kızı Eylem Zengin İstanbul’da yaşamaktadır. Hasan Zengin 23 Şubat 2001 tarihinde İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurarak kızının din kültürü ve ahlak derslerinden muaf tutulmasını talep eder. Zengin, ailesinin Alevi olduğunu belirterek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve uluslararası sözleşmeler bağlamında, ebeveynlerin çocuklarının alacağı eğitim şeklini seçme hakları bulunduğunu dile getirir. Buna ek olarak, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin laiklik ilkesine aykırı olduğunu ileriye sürer. 2 Nisan 2001 tarihinde, İdare, Anayasa’nın yukarıda zikredilen 24. Maddesi ile 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 12. Maddesine dayanarak, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilköğretim ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu derslerden olması nedeniyle başvuruyu reddeder. Bunun üzerine Hasan Zengin, İstanbul İdare Mahkemesi’ne başvurur. Zengin, din kültürü ve ahlak bilgisine ilişkin okutulan zorunlu dersin temel olarak Hanefi Mezhebinin temel kurallarına dayandığını ve kendi inancı konusunda hiçbir öğretim sağlamadığını da ileriye sürer. İstanbul İdare Mahkemesi, 28 Aralık 2001 tarihinde Anayasa’nın 24. ve Milli Eğitim Kanunu’nun 12. Maddesine aykırı bulduğu talebi reddeder. Karar temyiz edilir. 5 Ağustos 2003 tarihinde tebliğ edilen 14 Nisan 2003 tarihli Danıştay kararına göre, alt derece mahkemesinin kararı usule ve yasaya uygundur. Böylece iç hukuk yolları tüketilmiş olur.

  1. Avrupa Mahkemesi Önündeki Süreç

Hasan Zengin, hem kendi adına ve hem de kızı Eylem adına (bundan böyle “Başvuranlar” olarak adlandırılacaktır) 2 Ocak 2004 tarihinde Avrupa Mahkemesi’ne başvurur. Bu tarihte Eylem Zengin, İstanbul’daki bir devlet okulunun 7. Sınıfındadır.

Hasan Zengin, ailesinin Alevilik inancına bağlı olduğunu belirtmektedir.

Başvuranlara göre; Alevilik diğer kültürlerden, dinlerden ve felsefelerden etkilenmiş bir inanç veya felsefedir. Türkiye’de Hanefi Mezhebinden sonra en yaygın inanç sistemlerinden biridir.

Başvuranlara göre, din kültürü ve ahlak dersleri tarafsız, eleştirel ve çoğulcu bir şekilde işlenmemesi Sözleşme’nin “Eğitim Hakkı” başlıklı 1 Numaralı Ek Protokolü’nün 2. Maddesini ihlal etmektedir. İslam inanç ve geleneğinin Sünni yorumunu yücelten ders programı ve ders kitapları bu eğitimin tarafsız olmadığını göstermektedir. 7. Sınıf ders kitabının 15 sayfasının Musevilik, Hristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm gibi bazı dinleri tanıtıyor olması Sözleşme ilkeleri açısından yeterli değildir.

Başvuranlara göre, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin içeriği ve ders programı, başvuranların inancının varlığını reddetmektedir. 9. Sınıf ders kitabında Alevi inancının önemli şahsiyetleri hakkında bilgi verilmiş olması söz konusu eksikliğin giderilmesi için yeterli değildir.

Başvuranlara göre, okullarda uygulanan ders programı, kullanılan ders kitapları ve ders programının uygulanmasına dair tüm bilgiler, bu derslerin temel hedefinin öğrencilerin ve aynı zamanda öğretimin temel amacı olan İslam kültürünü güçlendirmek olduğunu göstermektedir. Bu dersler belli bir inanç aktarmayı amaçlamakta, ahlak bilgisi derslerinin verilmesi ise sadece bu saklı maksadı gizlemeye yönelik olarak yapılmaktadır.

Nihayet, başvuranlara göre, laiklik ilkesi ile yönetilen bir devlet din eğitimi konusunda geniş bir takdir hakkına sahip olamaz. Devlet, devlet okullarında öğrenim gören çocuklara bir dini öğretmez. Devlet, tarafsız ve yansız olmakla ödevlidir, dini inançların meşruluğunu veya ifade şekillerini değerlendirmeye çalışan devlet tarafsızlığını ve yansızlığını yitirir.

Hükümete göre; devlet suiistimali önlemek amacıyla eğitimin ve din ve ahlak öğretiminin Devlet yönetiminde yürütülmesi AİHM tarafından da kabul edilmektedir. Bu alanda devlet takdir yetkisine sahiptir. Hükümet, bu bağlamda 19 Eylül 2000 tarihli 373 Sayılı Karar’da Milli Eğitim Bakanı tarafından 4., 5., 6., 7. Ve 8. Sınıflarda okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri için onaylanan aşağıdaki rehber ilkelere atıfta bulunmuştur:

“..kültürlerarası etkileşimin yüksek olduğu günümüzde diğer dinleri tanımak, barış kültürünü ve hoşgörü çerçevesini büyütmek gerekli hale gelmiştir.
Bu nedenle okul ders programı….;
… tüm dinlerin amacının dürüst bireyler yetiştirmek olduğunu aşılayan bir öğretimi kapsamaktadır. (Din öğretimi aynı zamanda insanları) Musevilik, Hristiyanlık, Hinduizm ve Budizm’in tarihsel gelişimi, temel özellikleri ve öğretilerinin içeriği hakkında bilgi sahibi yapmayı ve onların Musevilik ve Hristiyanlıkla ilişkili olarak İslamiyet’in konumunu nesnel ölçütler kullanarak değerlendirebilmelerini sağlamayı amaçlamaktadır…
A.  Eğitim ve öğretim esnasında takip edilecek ilkeler…
1.   Her zaman laiklik ilkesini gözetiniz. Din, vicdan, düşünce ve ifade özgürlükleri ihlal edilmemelidir.
2.   Dini anlayış ve uygulamadaki bu farklılıkları vurgulamak önem taşımaktadır.
…”

Hükümet, dini makamlar tarafından değil, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen ders programının Anayasa’nın 24. ve Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 12. Maddesine uygun olduğunu vurgulamıştır. Dolayısıyla başvuranların dini konularda eğitimin İslamiyet’in Sünni yorumuna dayandığı şeklindeki iddiası temelsizdir. Ayrıca dersin zorunlu olması, sadece öğrencilerin derslere girmeleri gerektiğini ifade etmektedir.

Hükümete göre, dersler nesnel, çoğulcu ve tarafsız bir şekilde öğretildiği sürece, öğrencilere Müslüman inancına ilişkin öğretim sağlamak Sözleşme bakımından bir sorun oluşturmamalıdır. İslamiyet öğrenimine diğer din ve yaşam felsefelerine göre daha çok yer vermenin, çağdaş Türk toplumunda meşru gerekçeleri vardır. Zira Türkiye laik bir devlettir ve söz konusu bilginin aktarılması için en uygun kurum okullardır.

Hükümete göre, daha çok felsefe alanına ait görünen Alevi inancına ilişkin bilgi daha derin bir öğretim gerektirmektedir. Bu nedenle bu konuya ilişkin bilgi 9. Sınıfta verilmektedir.

Hükümete göre, dersin zorunlu olması, çocukları, fanatizme yol açan uydurma hikâyelerden ve yanlış bilgilerden koruma gerekliliğinden kaynaklanmaktadır. Lozan Anlaşması ve Eğitim ve Öğretim Kurulu’nun 9 Temmuz 1990 tarihli 1 numaralı kararına göre:

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın teklifini müteakiben, Türk vatandaşı olan Hristiyan veya Musevi dinlerine mensup, ilkokul ve ortaokula giden öğrenciler, azınlık okulları hariç tutularak, söz konusu dinlere bağlı bulunduklarını beyan ettikleri takdirde dün kültürü ve ahlak bilgisi derslerine girmeye mecbur edilemez. Ancak, bu öğrencler din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine girmeyi istedikleri takdirde, yasal temsilcilerinin yazılı taleplerini sunmaları gerekir.”

Hükümete göre bu karar uyarınca Musevi ve Hristiyan öğrenciler bu derslerden muaf tutulmakta, ayrıca ateist olan bireylerin muaf tutulmak istemeleri halinde, talepleri yetkililer tarafından değerlendirilmektedir.

Hükümete göre, öğretimin laiklik ilkesine uyumu sıkı bir şekilde idare mahkemeleri tarafından denetlenmektedir. İlköğretim okulu derslerinden sorumlu öğretmenler üniversite eğitimi görmüş ve “din kültürü ve ahlak bilgisi” dalında diploma almış kimselerdir. Ortaokulda bu derslerden sorumlu öğretmenler ilahiyat fakültesinden lisansüstü diploması almış kimselerdir.

Nihayet, Hükümete göre, Avrupa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatları, müfredatın düzenlenmesi ve içeriğinin takdiri yetkisinin Devlete ait olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla 1 Numaralı Protokol’ün 2. Maddesi, ebeveynlerin Devletin bu yetkisine itiraz etmesini mümkün kılamamaktadır. Aksi gerçek olsaydı, kurumsallaşmış eğitimi gerçekleştirmek imkânsız olurdu.

4. Uluslararası Metinler

Bu davada Avrupa Mahkemesi, uluslararası metinlerdeki konuyla ilgili maddeleri incelemiştir.

Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 18/4. Maddesi’ndeki “Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, ana-babaların ve uygulanabilir olan durumlarda, yasalarca saptanmış vasilerin, çocuklarına kendi inançlarına uygun bir dinsel ve ahlaki eğitim verme özgürlüklerine saygı göstermekle yükümlüdürler.” şeklindeki hükmü kararda yer almıştır.

Kararda, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 27 Ocak 1999 tarihinde kabul ettiği din ve demokrasi konulu 1396 (1999) Sayılı Tavsiye Kararı’ndan, aşağıdaki kısım da yer almıştır:

“13… (ii) dinlerle ilgili eğitimi teşvik etmek ve özellikle:
a)         Ahlak ve demokratik vatandaşlık eğitimi çerçevesinde, gençlerin muhakeme gücü olan bir yaklaşım geliştirmesini gerektiren bir değer bütünü olarak dinlerin öğretimini hızlandırmak
b)         Karşılaştırmalı tarih okullarında, kökenlerini, değerlerinin bazılarındaki benzerlikleri ve adetlerinde, geleneklerinde, bayramlarındaki vb. farklılıkları vurgulayarak farklı dinlerin öğretilmesini teşvik etmek…
e) Çocuklar söz konusu olduğunda, dinle ilgili devlet destekli eğitim ile ailelerin dini inancı arasındaki herhangi bir çatışmayı, bu çok hassas konuda ailelerin özgür kararına saygı duymak amacıyla, önlemek…”

Yine kararda Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 4 Ekim 2005 tarihinde kabul ettiği 1720 (2005) Sayılı Tavsiye Kararı’ndan aşağıdaki kısım da yer almıştır:

“14.1. bu eğitimin amacı çocukların kendi ülkelerinin veya komşu ülkelerin dinini öğrenmesini, herkesin kendi dininin “doğru din” olduğuna inanma hakkı olduğunun ve farklı dinlere inanan veya herhangi bir dine bağlı olmayan diğer kişilerin farklı insanlar olmadıklarının farkına varmalarını sağlamak olmalıdır.”
14.2. Hiçbir dine bağlı olmama seçeneği ile birlikte, tam bir tarafsızlıkla temel dinlerin tarihini içermelidir.
14.3. Bağnaz din adamlarına yaklaşırken gençlerin kendilerinden emin olmalarını sağlamak için onların bilgilendirilmesini sağlamalıdır
14.4. Devlet dini olan bir yerde bile, kültür ve ibadet alanları arasındaki sınırı aşmamalıdır. Eğitimde söz konusu olan bir inancı aşılamak değil, gençlerin dinlerin neden milyonlar için inanç kaynakları olduğunu anlamalarını sağlamaktır
14.5. Din dersi veren öğretmenler özel bir eğitim almalıdırlar. Kültürel veya edebi bir bilim dalının öğretmenleri olmalıdırlar. Ancak, başka bir bilim dalındaki uzmanlar da bu eğitimden sorumlu tutulabilirler.
14.6. Devlet makamları, öğretmen eğitiminden sorumlu olmalı ve her ülkenin özelliklerine ve öğrencilerin yaşlarına uyarlanabilecek müfredat programları belirlemelidirler. Avrupa Konseyi, bu programları hazırlarken dini inanç temsilcileri dahil olmak üzere bütün ortaklara danışacaktır.”

Avrupa Mahkemesi, yukarıdaki metinlerin dışında Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun (ECRI) okullarda dini eğitim verilmesiyle ilgili görüşlerini de kararına geçirmiştir. Komisyon’un Türkiye ile ilgili 2005 tarihli (CRI 2005) 3. Raporu’ndan aşağıdaki alıntılar yapılmıştır:

“Müfredat bütün dinleri kapsamaktadır ve öğrencilere var olan bütün dinler hakkında bir fikir edindirmek amacıyla hazırlanmıştır. Ancak, birçok kaynakta, bu derslerin çeşitli dini kültürleri kapsamaktan ziyade, yalnızca İslamiyet’in ilkelerini öğretmekten ibaret olduğu belirtilmiştir. ECRI, dini azınlık gruplarına mensup öğrencilerin bu dersten muaf tutulabileceğini ve yalnızca Müslüman öğrencilerin bu derslere katılması gerektiğini not etmektedir. ECRI, durumun açık olmadığı görüşündedir: Eğer bu gerçekten farklı dini kültürlerle ilgili bir ders ise, bu dersin yalnızca Müslüman çocuklar için zorunlu tutulması için bir sebep yoktur. Bunun tersine, eğer ders yalnızca Müslüman dinini öğretmeyi amaçlıyorsa, bu belirli bir dinin dersidir ve çocuklarla ailelerinin din özgürlüğünü korumak adına zorunlu olmamalıdır.”

Sonuç olarak, ECRI Türk Makamların “..din kültürü eğitimine yaklaşımlarını yeniden gözden geçirmelerini istemektedir. Bu dersi ya herkes için isteğe bağlı yapmalılar, ya da bu dersin gerçekten bütün dini kültürleri kapsayacak biçimde ve artık İslamiyet’in öğretildiği bir ders olarak algılanmayacak şekilde içeriğinin düzeltilmesini sağlamalıdırlar.”

5. Karşılaştırmalı Hukuk

Avrupa Mahkemesi, Konsey üyesi 46 ülkenin hukuki durumunu da özetlemiştir.

Öncelikle Avrupa’da dini eğitimin laik eğitime sıkı sıkıya bağlı olduğunu tespit eden Mahkeme, 46 Konsey üyesinden 43’ünün devlet okullarında din eğitimi dersleri verdiğini belirtmiştir. Yalnızca Arnavutluk, Fransa (Alsac ve Moselle bölgeleri hariç) ve eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti bu kuralın dışında kalmaktadır. Slovenya’da ise son yıllarda devlet tarafından sağlanan eğitim içerisinde din dersi yer almamaktadır.

46 üye ülkenin 25’inde (ki Türkiye’de bu gruptadır) din eğitimi zorunludur. Ne var ki bu eğitimin kapsama alanı ülkeden ülkeye değişmektedir. Beş ülkede; Finlandiya, Yunanistan, Norveç, İsveç ve Türkiye’de din derslerine katılmak yükümlülüğü mutlaktır. On ülkede; belirli şartlar altında muafiyete devlet izin vermiştir ki bunlar Avusturya, Kıbrıs, Danimarka, İrlanda, İzlanda, Lihtenştayn, Malta, Monako, San Marino ve Birleşik Krallık’tır. Bu ülkelerin çoğunluğunda dini eğitim mezhepsel temeldedir. Diğer on ülke, zorunlu din dersi yerine ikame bir ders seçme fırsatı tanımaktadır ki bunlar; Almanya, Belçika, Bosna ve Hersek, Litvanya, Lüksemburg, Hollanda, Sırbistan, Slovakya ve İsviçre’dir.

Diğer 21 ülkede ise öğrenciler din eğitim derslerine girmek zorunda değildirler. Dini eğitim okul sistemi içerisinde verilmektedir fakat öğrenciler ancak talep ederlerse din dersleri almaktadırlar. Bu grup içerisindeki ülkeler Andorra, Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Hırvatistan, İspanya, Estonya, Gürcistan, Macaristan, İtalya, Latviya, Moldova, Polonya, Portekiz, Çekoslovakya Cumhuriyeti, Romanya, Rusya ve Ukrayna’dır. Nihayet üçüncü grup bir dizi ülkede öğrenciler din dersine veya ikame bir derse girmekle yükümlüdürler, ancak daima laik bir derse katılma seçenekleri vardır.

Tüm bu sistemleri göz önünde bulunduran Mahkeme’nin değerlendirmesi şöyledir: “Bu itibarla genel olarak bakıldığında Avrupa’daki dini eğitime bakış göstermektedir ki, farklı öğretim sistemlerine rağmen, hemen hemen tüm üye ülkeler öğrencilerin din eğitim derslerinden hariç tutulmalarını sağlayıcı en azından bir güzergah önermektedirler (muafiyet mekanizması veya ikameli bir ders seçmek suretiyle, veya öğrencilere din derslerine katılıp katılmama seçeneği tanımak suretiyle).”

6. Mahkeme Önündeki Hukuk ve Prensipler

Hasan ve Eylem Zengin – Türkiye Davası’ndan önce Mahkeme önünde görülen benzer davalar, konuya ilişkin temel prensiplerin yaratılmasına neden olmuştur.

Mahkeme’nin bu konudaki içtihatlarına temel teşkil eden olayları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen – Danimarka Davası’nda (Başvuru No. 5095/71), Başvurucu aileler çocuklarının cinsel eğitimden muaf tutulmalarını istemişlerdir.

“Belçika’da Eğitim Dili Davası”nda (Başvuru No. 1474/62), Belçika vatandaşı olan anne ve babalar hem kendi adlarına hem de sayıları 800’ü bulan çocukları adına Mahkeme’ye başvurmuşlardır. Beş başvurunun sahibi aileler kanunen Flamanca konuşulan bölge olarak kabul edilen bölgede, altıncı başvuru sahibi aileler ise ‘özel statülü’ ayrı bir bölgede yaşamaktadırlar. Başvurucular Belçika Devleti’nin başvurucuların yaşadığı bölgelerde Fransızca eğitim veren okullar açmadığından, bazı bölgelerde başvurucuların çocuklarının Fransızca eğitim veren sınıflara alınmadığından, ailelerin çocuklarını oturdukları bölgede kendi inançlarına aykırı eğitim veren okullara göndermeye veya çocuğun kendi anadilinde eğitim alabilmesi için Brüksel Büyükşehir Bölgesi’ne ya da Fransızca konuşan bölgelere göndermeye zorlandığından şikayetçi olmuşlardır.

Cambell ve Cosans – Birleşik Krallık Davası’nda (Başvuru No. 7511/76), Mahkeme önünde, çocuklara disiplin cezası olarak bedensel ceza verilmesi ile bedensel cezanın uygulanmasına rıza göstermeyen öğrencinin kaydının silinmesi tartışılmıştır.

Valsamis – Yunanistan Davası’nda (Başvuru No. 21787/93) ana ve babası Yehova Şahidi olan çocuğa dini inanç gereği askeri gösteriler içeren okul törenine katılmaması nedeniyle bir gün uzaklaştırma cezası verilmesi Mahkeme önüne gelmiştir.

Folgero ve Diğerleri – Norveç Davasında (Başvuru No. 15472/02) ise Başvurucu aileler, çocuklarının Hristiyanlık, Diğer Dinler ve Felsefe Dersi’nden tamamen muaf tutulmasasındanşikayetçi olmuşlardır.

Avrupa Mahkemesi, 1 No.lu Protokol’ün “Eğitim Hakkı” başlıklı 2. maddesine dair genel yaklaşımını Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen – Danimarka (7 Aralık 1976, Seri A, no. 23, sayfa 24-28, 50-54 paragraflar), Cambell ve Cosans – Birleşik Krallık (25 Şubat 1982, Seri A, no. 48, sayfa 16-18, 36-37 paragraflar), Valsamis – Yunanistan (18 Aralık 1996, Yargılama ve Karar Raporu 1996-IV, sayfa 2323-2324, 25-28 paragraflar), ve son olarak Folgero ve Diğerleri – Norveç (Büyük Daire, no. 15472/02, 84. paragraf, 29 Temmuz 2007) davalarında ortaya koymuştur.

Yukarıdaki içtihatlara göre Mahkeme’nin çıkardığı ilk prensip şöyledir:

1 No.lu Protokol’ün 2. Maddesinin iki cümlesinden her biri bir diğerinin ışığında ve Sözleşme’nin 8., 9. ve 10. maddeleri ile birlikte okunmalıdır (Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen davası, paragraf 52). (Sözleşme’nin “Özel Hayatın ve Aile Hayatının Korunması” başlıklı 8. Maddesi, “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” şeklindedir. Maddenin 2. Kısmı kamu düzeni ile ilgili sınırlamaları tarif etmektedir. Sözleşme’nin “Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü” başlıklı 9. Maddesi iki bölümden oluşmaktadır. Sözleşme’nin 9/1. Maddesinde herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, bu hakkın din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerdiği özellikle vurgulanmıştır. Sözleşme’nin 9/2. Maddesi ise bu hakkın sınırlarına dairdir. Sözleşme’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. Maddesi ise “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.” şeklindedir. Bu maddenin de ikinci kısmı kamu düzeni ile ilgili sınırlamaları tarif etmektedir.)

Mahkemeye göre ikinci prensip şöyledir: Ana ve babanın dini ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini isteme hakkı, birinci cümledeki “Hiçkimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz” şeklindeki temel hakla kaynaşıktır. Devlet eğitimi ile özel eğitim arasında, birinci cümle ile ikinci cümle arasında ayrıştırma yapılamaz. 2. maddenin “Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir” şeklindeki ikinci cümlesinin amacı, eğitimde çoğulculuğun imkândâhilinde olmasını himaye altına almayı hedeflemektir. Bu imkân Sözleşme tarafından tanımlanan “demokratik toplum”un korunması için temeldir. Modern devlet erki bakımından, her şeyden önce tüm devlet eğitiminde bu hedef gerçekleştirilmek zorundadır (Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen davası, paragraf 50).Avrupa Mahkemesi’nin 1 Numaralı Ek Protokol’ün 2. Maddesindeki “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz” şeklindeki birinci cümle ile “Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir” şeklindeki ikinci cümlenin birlikte ele alınmasını ısrarla vurgulamasının nedeni, Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen Davası’nda Danimarka hükümetinin yaptığı savunmadır. Danimarka hükümeti bu davada 2. Maddenin ikinci cümlesinin Devlet okullarında uygulanamayacağını ileriye sürmüştü. Yine Avrupa Mahkemesi’nin devlet eğitimi ile özel eğitim arasında ayrım yapılamayacağını vurgulamasının sebebi, Danimarka hükümetinin bu davada devlet okulu-özel okul ayrımı yapmasıdır.

Üçüncü prensibe göre, 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi dini eğitim ve diğer dersler arasında ayrım yapılmasına da izin vermemektedir. Bu madde devlete, ister dini ister felsefi olsun, eğitim programının tamamında ana ve babanın inançlarına saygı göstermesini emretmektedir. Bu görev sadece eğitimin içeriğine ve bunun hazırlanma şekline değil; fakat devlet tarafından üstlenilen tüm eğitsel “işlevler”in yerine getirilmesine uygulanması nedeniyle geniş kapsamlıdır. “Saygı gösterme” fiili “kabul etme” veya “dikkate alma”dan daha fazla bir anlam taşımaktadır. Devletin esas olarak negatif yükümlülüğüne ilaveten bazı pozitif yükümlülüklerinin de bulunduğunu ima etmektedir. “İnançlar” kelimesi tek başına ele alındığında “düşünceler” ve “fikirler” sözcükleriyle eş anlamlı değildir. Bu kavram belli ölçüde inandırıcılık, ciddiyet, tutarlılık ve önem taşıyan görüşleri ifade etmektedir. (Folgero – ve Diğerleri Davası, paragraf 85, Valsamis – Yunanistan davası, 25-27 paragraf, Cambell ve Cosans – Birleşik Krallık davası, 36-37 paragraf).

Dördüncü prensibe göre, 1 No.lu Protokol’ün 2. Maddesinde birinci cümlenin egemen olduğu bir bütün söz konusudur. “Eğitim hakkından yoksun bırakmama” yükümlülüğü ile kendilerini bağlayan Sözleşmeci Devletler, kendi yetki alanı içinde bulunan herkes için, “belirli bir zamanda var olan bir eğitim kurumuna girme” ve “tamamladıkları çalışmaların resmen tanınması suretiyle”, “aldıkları eğitimden bir menfaat sağlama hakkı”nı güvence altına almışlardır.

Beşinci prensibe göre, ana ve baba çocukların eğitim ve öğretiminden birinci derecede sorumludurlar ve bu onların doğal görevleridir. Bu nedenle ana baba devletten dini ve felsefi inançlarına saygı duyulmasını isteyebilir. Onların hakkı, böylece eğitim hakkının tatbiki ve tasarrufu ile yakın bağlantılı olarak bir sorumluluğa tekabül etmektedir.

Altıncı prensibe göre, her ne kadar bireysel menfaatler duruma göre bir grubun menfaatlerine nazaran ikincil planda kalmaktaysa da, demokrasi basitçe çoğunluğun görüşünün her zaman ağır basacağı anlamına gelmemektedir. Azınlıklara adil ve uygun muameleyi temin eden ve hakim durumun kötüye kullanılmasını engelleyen bir denge kurulmalıdır.

Bütün bunlarla birlikte, Avrupa Mahkemesi, müfredatın prensiplerini düzenleme ve planlama ehliyetinin sözleşmeci devletlere ait olduğunu açıkça tekrar etmiştir ki, bu yedinci prensiptir. 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesi, devletin okullarda, doğrudan veya dolaylı olarak dini veya felsefi tarzda objektif bilgilendirme yapmasını ve eğitimi yaymasını engellememektedir. Bu madde, ana babaya okul müfredatı içerisinde verilen böylesi bir eğitim ve öğretime katılmaya itiraz etme izni de vermemektedir ki aksi halde tüm kurumsallaşmış eğitim uygulanamama riski altına girecektir. (Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen davası, paragraf 53). Müfredatın oluşturulması ve planlanması ilke olarak Sözleşmeci Devletlerin yetkisi içindedir. Bu iş esasen çözümü Mahkeme’nin görevi olmayan ve haklı olarak ülkeye ve zamana göre değişen amaca uygunluk meselelerini içerir. Ayrıca 1 No.lu Protokol’ün 2. Maddesinin ikinci cümlesi, devletlerin devlet okullarında verilen öğretim aracılığıyla doğrudan veya dolaylı olarak dini veya felsefi türde objektif bilgiler yaymasını engellememektedir. Bu hüküm, ana ve babanın bu tür öğretim veya eğitimin okul müfredatına eklenmesine karşı çıkmasına daizin vermemektedir; zira aksi takdirde tüm kurumsallaşmış öğretimin işleyişi tehlikeye girer (Folgero ve Diğerleri Davası, paragraf 85).

Mahkemeye göre, gerçekten de, okullarda öğretilen birçok dersin felsefi tarz ve içeriğe az veya çok sahip olmadığını söylemek çok zordur. Aynı şekilde dinlerin kendi yapısında felsefi, kozmolojik ve ahlaki tabiat konusundaki her soruna cevaplar bulmak da mümkündür.

Öte yandan 2. madde, devlete eğitim ve öğretimde müfredat dâhilinde verdiği bilgi ve öğretide objektif, eleştirel ve çoğulcu olma ve böylece öğrencileri dine saygıyla eleştirel düşünce tarzını geliştirici bir şekilde eğitme yükümlülüğünü yüklemektedir. Bu eğitim sakin ve başkasını kendi dinine çevirme anlayışından bağımsız olmalıdır (Şefika Köse ve Diğerleri – Türkiye Davası, No. 26625, 24 Ocak 1996). 2. Maddenin ikinci cümlesine göre Devlet, eğitim ve öğretim konusunda üstlendiği işlevleri yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin bir dinin telkininden uzak, sakin bir ortamda, öğrencilerin din hakkında eleştirel düşünce geliştirmelerine imkân verecek şekilde objektif, eleştirel ve çoğulcu bir tarzda iletilmesine özen göstermelidir. Devletin ana babanın dini ve felsefi inançlarına saygıyı bertaraf edecek telkinleri hedeflemesi yasaklanmıştır. Aşılmaması gereken sınır budur (Kjeldsen, BuskMadsen ve Pedersen davası, paragraf 53, Folgero ve Diğerleri Davası, paragraf 85). Bunu sekizinci prensip olarak adlandırabiliriz.

Nihayet, uyuşmazlık konusu mevzuatı yukarıda yorumlanan 1 Numaralı Protokol’ün 2. Maddesine göre incelemek için, mevzuatın amacına uygunluğuna ilişkin her tür değerlendirmeden kaçınmakla birlikte, mevzuatın cevap vermek istediği ve halen istemekte olduğu somut duruma bakılmalıdır. Sözleşme organları, geçmişte, dinler hakkında bilgi veren eğitimi Sözleşme’ye aykırı bulmamalarına rağmen, öğrencilerin bir şekilde dini ibadete katılmaya zorlanıp zorlanmadıklarını veya herhangi bir şekilde dinsel aşılamaya maruz kalıp kalmadıklarını dikkatle tetkik etmişlerdir. Bu bağlamda, dersten muafiyet için yapılan düzenlemeler de dikkate alınması gereken bir unsurdur. Elbette yürürlükte bulunan hükümlerin, belli bir okul veya öğretmen tarafından uygulanmasına dair istismarlar olabilir; bu durumda yetkili makamların, ana babaların dini veya felsefi inançlarının bu düzeyde özensizlik, aldırmazlık veya dini telkin yoluyla göz ardı edilmemesi için azami özeni gösterme görevi bulunmaktadır (Folgero ve Diğerleri Davası, paragraf 85).

Konuyla doğrudan ilgili olmamakla beraber, Mahkeme çoğulcu demokratik bir toplum içinde, devletin dini inançları meşrulaştırma tarzında hareket etmesinin, devletin tarafsızlık ve yansızlık göreviyle bağdaşmayacağını tekrar etmiştir (Manoussakkis ve Diğerleri – Yunanistan davası, 26 Eylül 1996 tarihli karar, Hasan ve Chaush – Bulgaristan davası, Büyük Daire, No. 30985/96, paragraf 78, ECHR 2000-XI). Ek olarak Devlet, dini cemaatlerin sürdürülmesi veya bir liderlik altında birleştirilmesini teminat altına almaya dönük ölçütler koymamalıdır (Şerif – Yunanistan davası, No. 38178/97, ECHR 1999-IX).

7. Prensiplerin Uygulanması

Mahkeme, öncelikle söz konusu derslerin objektif, eleştirel ve çoğulcu tarzda icra edilip edilmediğini incelemiştir. Daha sonra Türk eğitim sistemi içerisinde ana babanın inançlarına saygının teminat altına alınıp alınmadığını incelemiştir.

Derslerin içerikleri Mahkeme tarafından ele alınmıştır. Mahkemeye göre, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile teminat altına alınan laiklik ilkesi, devleti belirli bir din veya inancı tercih etmekten men etmektedir. Böylece devlet tarafsız hakem rolünde din ve inanç özgürlüğünün gereğini yerine getirmektedir. Bu bağlamda, hükümet tarafından dile getirildiği gibi, okullardaki din eğitimi öncelikle fanatikliğe karşı mücadelede uygun bir metottur ve ikincisi idare mahkemeleri, laiklik ilkesine riayet edilmesinde hem müfredatın hazırlanmasından ve hem de yorumlanmasından sorumlu gözlemcilerdir.

Mahkeme, eğitimin yukarıda bahsedilen prensiplere dayandığı halde, buna ek olarak eğitim programının öğrenciler arasında ibadet bilincini artırmayı hedeflediğini de gözlemlemiştir. Bunlar Allah’a duyulan sevgi, saygı ve şükran gösterisi olan ibadetlerdir ki, bireyleri bir gruba sevgi ve saygıyla bağlamayı, birbirine yardım etmeyi, dayanışma göstermeyi ve “farklı örnekler göstererek, mitlerden bağımsız olarak, İslam’ın akılcı ve evrensel bir din olduğunu ifade etmeyi” içermektedir. Müfredat Peygamber’in davranışları ve Kur’ana dair çalışmaları da içermektedir. Aynı şekilde, 7. sınıf müfredatı İslam dininin “hac ve kurban”, “melekler ve diğer görünmez yaratıklar” ve “ahirete iman” gibi temel yönlerini de içermektedir.

Mahkeme, bu sınıfların ders kitaplarının dinlerle ilgili genel bir bilginin verilmesiyle sınırlı kalmadıklarını tespit etmiştir. Bu kitaplar aynı zamanda Müslüman inancının esaslı prensiplerinin öğretimini ve ibadet, beş vakit namaz, Ramazan, hac, melekler ve görünmez yaratık kavramları, ahirete iman gibi Müslümanlığın genel bakış açısını da içermektedir.

Aynı şekilde, öğrenciler Kur’an’dan belirli sureleri ezberlemek, çeşitli resimlemelerin desteğiyle günlük ibadetleri bilmek ve yazılı sınavlara da girmek zorundadırlar.

Mahkeme’nin görüşüne göre, İslam’ın Türkiye’de çoğunluk dini olduğu ve devletin laik olduğu birlikte göz önünde tutulduğunda, bunlar kendi başına, telkincilik olarak hesaba alınarak çoğulculuk ve objektiflik ilkelerinden ayrılmak anlamına gelmez (Hasan ve Eylem Zengin Davası, paragraf 63). Benzer şekilde, (Folgero ve Diğerleri – Norveç Davası’nda) Mahkeme’ye göre ilk ve orta öğretim müfredatında Hristiyanlığın diğer din ve felsefelere göre daha fazla yer işgal etmesi, bir görüşün telkinine varacak ölçüde çoğulculuk ve objektiflik ilkelerinden sapma olarak görülemez. Hristiyanlığın Davalı Devletin (Norveç, b.n.) tarihinde ve geleneğinde işgal ettiği yer açısından bu durum, Davalı Devletin müfredatı planlama ve düzenlemede takdir marjı içerisinde bulunmaktadır (paragraf 89).

Ayrıca İslam öğretisinin öncelikle verilip verilmediği meselesi 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin amaçlarının sınırları içerisinde kabul edilebilir olarak göz önünde tutulabilir. Mahkemeye göre, gerekli olan şey, küçük çocukların zihinlerini etki altında bırakan müfredattaki bu bilgi ve malumatların objektif, eleştirel ve çoğulcu tarzda yayılıp yayılmadığını incelemektir.

Bu itibarla, Başvurucu, zorunlu din kültürü ve ahlak derslerinde, okulda sunulan din kavramından birçok noktada farklı olan Alevi inancına veya ibadetlerine dair hiçbir şey öğretilmediğini savunmaktadır. Hükümete göre, bunun nedeni, söz konusu müfredatta İslam mezhebi mensuplarından hiçbirinin bakış açısının dikkate alınmamasıdır.

Alevi inancının Türkiye toplumunda ve tarihinde derin köklere sahip ve kendine özgü dini bir inanç olduğu hususunda taraflar arasında bir ihtilaf yoktur. Böylece, Alevilik okulda öğretilen Sünni İslam anlayışından ayrıdır. Alevilik ikna, ciddiyet, tutarlılık ve ehemmiyet düzeyine varmamış bir mezhep veya bir “inanç” da değildir (Campbell ve Cosans – Birleşik Krallık, paragraf 36). Mahkeme’ye göre, 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesindeki “dini inançlar” tanımlaması, hiç şüphesiz Aleviliğe uygulanabilirdir.

Mahkeme, hükümetin de kabul ettiği gibi, din kültürü ve ahlak derslerinde Türk toplumunda varlığını sürdüren dini farklılıkların hesaba katılmadığı görüşündedir. Bu özgülde Türkiye nüfusu içerisinde geniş yer tutmasına rağmen, Alevi inancına dair ayin ve ibadetler öğrencilere öğretilmemektedir. Hükümetin savunmalarına göre, Aleviler hakkında 9. sınıfta belirli bir bilgi verilmektedir. Mahkeme ise, başvurucular gibi, ilk ve orta öğretim okullarında Aleviliğin temel unsurlarına dair öğretimin olmamasını, bu inancın ortaya çıkışında yaşam ve felsefeleriyle büyük etki taşıyan iki bireyin 9. sınıfta öğretilmesini yetersiz bulmaktadır.

Herkesin kabul ettiği gibi, ana baba her zaman çocuklarını aydınlatabilir, yol gösterebilir, doğal ebeveyn fonksiyonu olarak onları eğitimci olarak eğitebilir, kendi çocuklarına kendi dini inanç ve felsefi inançları doğrultusunda rehberlik edebilir (Valsamis – Yunanistan davası, 31. paragraf). Bununla beraber Sözleşmeci Devletler muafiyet düzenlemelerini hesaba katmaksızın okul müfredatında din derslerini çalışma faaliyetinde bulunduklarında, ana babanın verilen bu derslerin objektiflik ve çoğulculuk kriterleriyle uyuşmasını ve kendi dini ve felsefi inançlarına saygılı olunmasını beklemeleri yasal haklarıdır.

Bu bağlamda, Mahkeme, bir demokratik toplumda, sadece eğitimde çoğulculuğun öğrencilerde dini meselelere düşünce, vicdan ve din özgürlüğü temelinde hoşgörü ile eleştirel bir zihniyet oluşturabileceğini göz önünde tutar (Parlamenter Meclisi’nin 2396 no.lu Tavsiyesi ve 1720 no.lu Tavsiyenin 14. paragrafı). Mahkeme bu itibarla bir çok olayda verdiği kararlarda bu özgürlüğün, dini boyutta inanç sahiplerinin ve onların yaşam anlayışları için en önemli bir yaşamsal unsur olduğunu, fakat bu özgürlüğün aynı zamanda ateistler, agnostikler, kuşkucular ve ilgisizler için de kıymet taşıdığının dikkate alınması gerekliliğine işaret etmiştir (Buscarini ve Diğerleri – San Marino davası, Büyük Daire, no. 24645/94, paragraf 34, ECHR 199-I).

Yukarıda bahsedilenlerin ışığı altında, Mahkeme, şu sonucu çıkarmıştır: Okullarda verilen din kültürü ve ahlak dersleri objektiflik ve çoğulculuk kriterlerleriyle uyuşma halinde görülemez ve özellikle başvurucunun özgül davasında, bayan Zengin’in Alevi inancına sahip babasının dini ve felsefi inançlarına saygı bakımından söz konusu müfredat açıkça eksiktir.

8. Devletin Pozitif Yükümlülüğü ve Mevzuattaki Sorunlar

Mahkeme ana babaya din eğitiminde devletten kendi dini ve felsefi inançlarına saygıyı talep etme hakkını veren 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesinin ikinci cümlesiyle Sözleşmeci Devletler’in pozitif yükümlülüklerinin hüküm altına alındığını belirtmektedir. Nerede Sözleşmeci Devlet’in müfredatta dini eğitimi içeren bir çalışması söz konusu olursa, orada Sözleşmeci Devlet’in öğrencilerin okulda aldıkları dini eğitimle öğrencilerin ana babalarının dini ve felsefi inançları arasında bir çelişki yaratılmasından mümkün olduğunca kaçınması gereklidir. Bununla ilgili olarak Mahkeme Avrupa’da dini eğitimle ilgili olarak birçok farklı öğretim yaklaşımları olmasına rağmen, neredeyse bütün üye ülkelerin öğrencilerin din derslerine katılmamayı dilemek, muafiyet mekanizması veya ikameli ders seçmek veya din derslerine katılımı tamamen seçmeli hale getirmek suretiyle en azından bir düzenleme getirdiklerine dikkat çekmiştir.

Öte yandan, Mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesi uyarınca “din kültürü ve ahlak” dersinin zorunlu olduğunu belirtmektedir. Bununla beraber Eğitim Yüksek Konseyi’nin 9 Temmuz 1990 tarihli kararı bir muafiyet imkânı getirmektedir. Ancak, bu karara göre muafiyetten sadece “Türk uyruğuna sahip Yahudi ve Hristiyan çocuklar bu inançlara sahip olduklarını teyit etmek suretiyle” yararlanabilecektir.

Mahkeme Yahudi ve Hristiyan inançlara sahip olduğunu teyit eden ve çocuklarının din eğitiminden muaf tutulmasını isteyen bu düzenlemenin 9. madde ile ilgili sorunlar çıkarabileceğinin de altını çizmiştir (Folgero ve Diğerleri davası, paragraf 97). Hükümete göre, eğer gerektiği gibi talep edilirse böyle bir muafiyetin diğer inançlara da genişletilebileceğini savunmaktadır. Ancak, ana babanın dini veya felsefi inançlarını okul yönetimine açıklama yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakılması, Mahkeme tarafından ana babanın inanç özgürlüklerinin teminat altına alınması esasına uygun bulunmamıştır. Kaldı ki bu konuda net bir mevzuat metni olmadığı gibi, okul yönetimi, bayan Zengin örneğinde olduğu gibi bu tür talepleri her zaman reddetme seçeneğine sahiptirler. Bu bağlamda Mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 24. maddesi gereği “Kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz”hükmünü hatırlatmıştır.

Öte yandan Eğitim Yüksek Konseyi’nin sadece Hristiyan ve Yahudi inançlarına sahip ana babaları olan Türk uyruklu öğrencilere muafiyet tanımasında da sorun vardır. Mahkeme, şu andaki durumun eleştiriye açık olduğunu tespit etmektedir ve Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun (ECRI) 2005 Tavsiyesinden şu alıntıyı yapmaktadır:

“Eğer bu ders gerçekten de farklı dini kültürlere yönelikse, sadece Müslüman çocuklara zorunlu olması için bir sebep yoktur. Bunun aksine, eğer bu ders esas olarak Müslüman inancını öğretmek için tasarlandıysa, bu belirli bir dine yönelik eğitimdir ve çocukların ve ana babaların dini özgürlüklerinin korunması için zorunlu olmaması gerekir.”

ALİ NEZHET BOZLU
AVUKAT